Karanlık bakarken dünyaya, aydınlık yanlarını unutmuşum. Gördüğüm tek şey hiçliğimle buluşturduklarım oysa ne olursa olsun, olmak zorundaydı olanlar. Olduklarına. Olacak olanlara, bir çare yokken neyi değiştirebilirdim. Çerçevelere hapsolmuşken ya da hep aynı çerçeveler sunulurken neyi görebilirdim ki? Kafamı kaldırmaya, kaşımaya zamanım yok. Yoksa var mıydı? Hapishanemi yaratırken gardiyanım kendim dışında kim olabilirdi, kim olabilirdi bu zindanda ıslık çalan benden başkası değil.
Zaten benim, benden başkasıyla bir düşüm olmadı. Kurduğum düşlerin rollerini kendim dağıttım, dağıttığım tüm roller bana nasıl acı verebildi. Şimdi manası yok çoktan cevaplanmış soruları tekrar tekrar sormanın ya da dövünmenin aynı duvara çarpıp, çarpıp elbette yeni bir gün ve her yan neşe olmayacak ama yaşayabileceğimi, göreceklerimi seçme özgürlüğüne sahibim, gerçekten sahip miydim? Gücümün yetmeyişi muktedirdir. Kendi bacağıma sıkışım kararımdır bu yüzden yürüyemedim çizdiğim hiçbir yolda, kayboldum.
Gözlerime baktığımda yaş almışlıktan başka bir şey görmüyorum. Ne bir çocuk yaşıyor, ne bir ergen ve hiçbir yetişkine yer yok orada hiçbir şeye yetişemiyor; hiç yeşermiyor oluşum tam da bu yüzden gelenleri, gidenleri, elde etiklerimi, elden kaçanları asla kabullenmedim. Kabullenemeyişim, kendime yer beğenemeyişimin en büyük sebebi ve sebebi benim sonuçta gördüğünden farklı değil. Hayal ettiklerime uzaklığım devam ediyor ve ben uzunca bir yol yürüyor, yolu uzatıyorum kendime uzak kalmak için.

Bir yanıt yazın